25 Şubat 2010 Perşembe

TÜRK DESTANLARINDA KURT’UN YERİ

TÜRK DESTANLARINDA KURT’UN YERİ

Yakup Çetin

Destanlar bir milletin karakterinin en güzel yansıma biçimidir. Nitekim her milletin kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikler ise milletin bütün kültür varlıklarına sinmiştir. Büyük Türk Milletinin kendine özgü bir çok destanı vardır. Bu destanlarda Türk milletinin başından geçen büyük olaylar mucizevi bir biçimde anlatılmıştır. Türk’ün yüreği, zekası, büyüklüğü, kahramanlığı bütün destanlarımızın ortak yönüdür. Oğuz Kağan’da Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresini, Orgunakon’da yok olmak üzere olan asil bir milletin ilahi kurtuluşunu, Manas’ta özü hür, bedeni hür bir milletin kükreyişini, Alp Er Tunga’da Türk’ün mertliğini, yiğitliğini görmek mümkündür.

Türk tarihi başlı başına dünyanın en büyük destanı olmakla beraber biz şimdi destanlarımız içinde Kurt’un yerini inceleyeceğiz. Göreceğiz ki Türk, kurdun ta kendisidir.





I ) OĞUZ KAĞAN DESTANI

Men sinlerge boldum kağan
Alalınğ ya takı kalkan
Tunga bizge bolsun buyan
Kök börü bolsungıl uran.

Oğuz Kağan, Türk milletinin efsanevi atasıdır. Aynı zamanda Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresinin de simgesidir. Zira destanda bütün dünyayı bir Bozkurt’un kılavuzluğunda fethetmiştir. Şimdi destanı inceleyelim:

Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Kun hükümdarı Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır.
Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve İslâmiyet’ten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn'in Câmi üt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça yazılmış Oğuz Kağan Destanı İslâmi varyantların ilkini temsil etmektedir.

Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü'l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.

Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan'ın yüzü gök, ağzı ateş, gözleri mavi, saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et, çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı, beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı.

Günlerden bir gün bu gergedanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın bağırsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.

Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler.

Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler. Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan

Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:" Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm".

Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan'a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü. Kırk gün sonra Buz Dağın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi .O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim."dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu.

Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı. Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan'ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz'un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey'e "Kıpçak" adını verdi.

Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: " Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun." dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağanı yendi ve halkını kendisine bağladı.

Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurtla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü.

Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Yukarıda gördüğümüz üzere Bozkurt, Oğuz Kağan Destanı’nında yol gösterici olarak öne çıkmaktadır. Türk tarihi açısından Türklüğün babası olarak sayılan Oğuz Kağan’ın yaşamında Bozkurt’un oynadığı rol ise bize Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresini hatırlatmaktadır. Nitekim Bozkurt, Oğuz Kağan’ın ve çerilerinin önünde Hindistan’dan Roma’ya, Mısır’dan Çin’e çok geniş bir alana egemen olmasının yolunu göstermiştir. Destanda kurdun diğer bir anlamı ise Tanrı’nın Oğuz Kağan’a cihangirlik vermesidir. Zira Bozkurt’u gönderen Tanrı’dır. Bunu gökten düşen bir ışığın içinden Bozkurt’un çıkmasından anlıyoruz. Türklerin en çok bilinen destanı olan Oğuz Kağan Destanı, Türk Milletinin büyüklük ülküsünün en açık göstergesidir. Tarih boyunca Türklük bu paralelde gelişme göstermiş ve Büyük Kun, Avrupa Kun, Ak-kun, Saka, Kök-Türk, Uygur, Selçuklu, Çengiz, Timur ve Osmanlı gibi cihangir devletler kurmuşlardır. Demek oluyor ki, tarihin en eski devirlerinden beri Türk Milletinin cihan devleti gibi büyük bir ülküsü vardır ve bunun belirtkesi Bozkurt’tur.












II ) BOZKURT DESTANI
Bozkurt Destanı, Türklüğün büyük bir felaketten kurtuluşunun olağanüstü bir biçimde anlatılmasıdır. Bilinen en önemli iki Köktürk Destanından birisidir. Bir bakıma, M.S. altıncı yüzyıldan sekizinci yüzyıl ortalarına kadar egemen olmuş bu Türk Devletinin Köktürklerin soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir dal hâlinde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kağan'ın Orhun Âbidelerindeki ünlü vasiyetinin ilk cümlesi olan: "Ben Tanrıya benzer, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, kağanlık tahtına oturdum" cümlesi ile birlikte düşünülecek olursa soyun ve ırkın nasıl bir şekilde ilahileştirilmek istenildiğini de anlatmaktadırlar. Destan Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Değişik söyleyişler durumunda ise de, çizgileri aynı fakat isimler üzerinde, anlatıştan doğma veya Çinlilerce yazılırken isimlerin Çince söylenmesinden meydana gelme değişikler yüzünden ayrı görünen belli üç söylenti şeklinde yazılmıştır.
Birinci söyleyiş:
Kun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Kunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Köktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.

Annesi Köktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.
Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar.
Bu baskında düşmanlar bütün Kök-Türkleri yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.
Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı.
Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, bir çok çocukları oldu. içlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine oldu.
İkinci söyleyiş:
Kunların bir boyu olan ve adına Aşine denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.
Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.
Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.
O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.Zamanla Bozkurt'un beslediği çocuk gürbüzleşti.
Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Asine soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.
Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!
Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.
Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.
Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.
Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.
Üçüncü söyleyiş:
Bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Cjan-Ken'in, Milattan önce 119 yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve duydukların yazıp o zamanki Çin împaratoruna sunduğu notlan arasında kayıtlıdır. Notu, Abdülkadir înan'ın, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı (1954) ndaki Türk Destanlarına Genel bir bakış adlı yazısından olduğu gibi alıyoruz:
"Kun Ülkesinde bulunduğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gunmo unvanını taşıyor. Gunmo'nun babası, Kunların batısındaki bir ülkeye sahipti. Gunmo'nun babası bir savaşta Kunlar tarafından öldürüldü. Yeni doğmuş olan Gun-mo'yu kırlara attılar. Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor; bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Kun Hakanı buna şaştı. Bu çocuğu saydı. Onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının ülkesini ona geri verdi.
Destanda görüldüğü üzere Bozkurt hem kurtarıcı, hem de atadır. Kurdun anne biçiminde olması yine ilginç bir motiftir. Bu destan Kök-Türklere isnat ediliyorsa da daha eski dönemlere ait olduğu Çin kaynaklarında bildirilmektedir. Zira Gun-mo’nun M.Ö. 119’da Kun ülkesine gelen Çinli devlet adamı Çjan-ken’in notlarında olması bunun delilidir. Ayrıca kurdun ata olarak görünmesi, Gök Tanrı dininden önce Türklerde totemizmin olduğuna işaret sayılmaktaysa da bunun gerçekçi bir yönü yoktur. Çünkü eski Türkler ilk devirlerden beri Gök Tanrı dininde idiler. Özellikle Gök Tanrı dininin milli din olduğu Kök-Türklerde Bozkurt’un yalnızca yüksek bir mevkisinin olup belirtke olarak kabul edildiği bir gerçektir. Dini düşünceyle bile bu destanı incelesek çok farklı bilgilere ulaşırız. H.z.Muhammet(S.A.V.)’in üç sahabeyi Türkleri İslam’a davet etmek için gönderdiğinde, bu sahabelere Ural Dağlarına kadar bir Bozkurt’un yol gösterdiği kaynaklarda geçmektedir.
Bozkurt belirtkesinin etkisi İslam döneminde de devam etmiştir. Peygamberimizin, pek uzağında olan Türklere büyük bir ilgi göstermesi çok ilginç bir durumdur. Örneğin “Celal ve İzzet sahibi Yüce Allah(C.C.) buyurdu: Benim Türk adını verdiğim bir ordum vardır. Ben onları doğuda oturttum. Kızdığım milletlerin üzerine onları saldırtırım” hadisi Türklerde büyük heyecan uyandırmıştır. Bu hadise ve benzerlerine uydurma diyen art niyetli çok kişi vardır. Yalnız hadisleri doğrulayan en büyük belge Türk tarihidir. Türk’ün yüce tarihini ana hatlarıyla bilen normal bir vatandaş bile bu hadislerin doğruluğunu onaylayacaktır. Peygamberimizin Türkler hakkındaki hadisleri konusunda Zekeriya Kitapçı’nın eserlerini okumanın yararlı olacağı düşüncesindeyiz. Çünkü Kitapçı çağımızın en derin tarihçilerinden birisidir ve bu konularda çok çalışmıştır.



III ) ORGUNAKON (ERGENEKON) DESTANI
Orgunakon Destanı, Oğuz Kağan ve Manas Destanlarıyla birlikte Türklerin en çok bilinen destanıdır. Ancak bu destanın adı çok yanlış yazılmaktadır. Tarihçiler, günümüze kadar Ergenekon diye bir yer aramışlar ama bulamamışlardır. Ergenekon, daha doğrusu Orkun adı hala özünden kopmamış Türk ailelerinde kullanılmaktadır. Oğuz Türklerinin yoğun olarak yerleştikleri Gaziantep yöresinde Orkun adı “orgun” sözcüğüyle yaşamaktadır. Orgun çağımızda gizli anlamında kullanılmaktadır. Türkçe’nin günümüze kadar yumuşayarak geldiğini biliyoruz. “K” yazacının (harfinin) yerini “G” yazacı almıştır. Mesela Gaziantepliler karpuza “garpuz”, kapıya “gapı”, kasaya “gasa” demektedirler. Bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Ergenekon diye bilinen Türklerin saklandıkları yer gerçekte Orkun yazıtlarının bulunduğu yerdir. Gerçekten de Orkun bölgesinin bulunduğu Moğolistan’ın Ulan-Bator kentinin çevresini incelersek dağlarla çevrili olduğunu görürüz. Ayrıca bu bölgeye yakın olan Baykal gölü sebebiyle eski çağlarda buranın ikliminin elverişli olduğu da büyük olasılıktır. Buranın günümüzde bile çok seyrek bir elcanı (nüfusu) vardır. Gaziantep diliyle Orgun bölgesi gizli bir yer olmaya layıktır. Destanın Kök-Türklerden daha eski olduğu düşüncesiyle Orkun havalisinin Türklerin anayurdu olduğunu da söyleyebiliriz. Biz her zaman büyük gizemlerin peşinde koşarız. Ama bazen gerçekler çok açıktır. Yalnızca biz görmeyi bilmiyoruzdur. Yarıca Ergenekon adı yerine Orkun ya da Orgun-a-kon adlarının kullanılmasının daha tutarlı olacağı düşüncesindeyiz. Bizim bu düşüncemizin kaynağı öz Türk kültüründen başka bir şey değildir. Bu nedenle Ergenekon konusundaki görüşümüzün diğerlerine nazaran daha tutarlı olduğu görüşündeyiz. Çünkü Türk tarihini yazabilmek için günümüzdeki yerel kültürleri bilmek ve eski Türk kültürüyle kıyas yapabilmek gerekiyor. Bunun için de Türk olmak birinci şarttır. Türk medeniyeti o kadar büyüktür ki, onu anlayabilmek için bir ömür boyunca çok azimli bir şekilde çalışmak gerekir. Ama bir Türk için bu daha kolaydır, çünkü bütün hayatı bu yüksek kültürün içinde geçmiştir. Sözün özü Türk’ün tarihini yine Türk yazmalıdır.
Orgunakon Destanı’nında Bozkurt daha çok ikinci plandadır. Orgunakon Türklüğün yok olmaktan nasıl kurtulduğunu anlatan bir şaheseridir. Bu kurtuluş destanımızı inceleyelim:
Türk illerinde Köktürklere itaat etmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler birleşerek Köktürklerin üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular.
"Köktürklere hile yapmazsak akıbet işimiz yaman olur," dediler.
Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.Köktürkler, "Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar," deyip arkalarından yetiştiler.
Düşman, Köktürkleri görünce, birden döndü. Vuruşma sonunda düşman, Köktürkleri gafil avlayıp yendi. Köktürkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını ve mallarını öylesine yağmaladı ki, bir ev kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdi. Küçükleri kul edindi. Her düşman birini alıp gitti.
Köktürklerin başında İl Han vardı. Çocukları çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada bir tanesi hariç, hepsi öldü. Kayı adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Han'ın Dokuz-Oğuz adlı bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz-Oğuz düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra bir gece ikisi de kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen çok deve, at, öküz ve koyun buldular. "Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. Gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım," dediler. Dağa doğru sürülerini alıp göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine bir yoldu ki, bir deve veya bir at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa yuvarlanıp parça parça olurdu. Köktürklerin vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "Orgunakon " adını koydular.
İki Göktürk prensinin Orgunakon'da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz Han'ın daha az oldu. Çok yıllar bu iki Hanın çocukları Orgunakon'da kaldılar. Pek çoğaldılar.
Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki, Ergenekon'a sığışamaz oldular. Buna bir çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki, "Atalarımızdan işittik; Orgunakon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Orgunakon'dan çıkalım. Orgunakon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım".
Kurultay bu kararı alınca, Göktürkler, Orgunakon'dan çıkmak için yol aradılar, bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki, "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi". Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurduktan sonra, yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun-kömürü ateşleyip körüklemeye başladılar, Tanrı'nın gücü ve inayeti ile ateş, kızdıktan sonra demir dağ eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatini bekleyip bu yoldan Orgunakon'dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Köktürklerde bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük tören yapılır; bir parça demir alınıp ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Göktürk Hanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp bu günü kutlarlar.
Orgunakon'dan çıkınca, Köktürklerin ulu hakanı Kayı Han soyundan Börü Tegin, bütün illere elçiler gönderdi; Köktürklerin Orgunakon'dan çıktıklarını bildirdi. Tâ ki, eskisi gibi bütün iller Köktürklerin buyruğu altına girer.
Görüldüğü gibi Orgunakon Destanı. Türk Milletinin Orkun yazıtlarında coşkun bir dille anlatılan var oluş efsanesidir. Bu kutsal destanda Bozkurt, Börü Tegin’de kendini göstermektedir. Burada Bozkurt’un rolü yol göstericiliktir. Nitekim Türklük önünde bir Bozkurt ile bütün dünyayı fethe çıkmıştır. Süryani Mihael, bu durumu şöyle dile getirmektedir: “Önlerinde köpeğe benzer bir hayvan (Bozkurt) vardı; şarktan garba doğru ilerliyorlar ve kurt Türklere kendi dillerinde “kalkınız” diye çağırıyor, onlar da onu takip ediyor; durduğu zaman orada çadırlarını kuruyorlardı.” Süryani Mihael’in bu sözleri çok ilginçtir. Biz Bozkurt’u destanlarda yaşayan hayali bir varlık olarak kabul ediyorken, Türklerin göçü döneminde yaşayan bir tarihçinin bunu tarihi bir gerçek olarak yazmaktadır. Süryani Mihael2in bu sözlerinin kaynağı nedir bilemiyoruz. Mihael, ya Türkler hakkında anlatılanların etkisinde kalarak destansı bilgiler vermiş, ya da bu kutlu göçe bizzat tanık olmuştur. Eğer ilk sebepten dolayı bunları yazmışsa Bozkurt Türklerin en önemli milli belirtkesidir. Bu da Bozkurt’un Türk kültüründeki yeri hakkında değerli bir kaynaktır. Gerçekten görmüş ise de Türk Milletinin ne kadar kutlu ve büyük bir millet olduğunu kanıtıdır.




IV ) TÜREYİŞ DESTANI
Türeyiş Destanı Töles (Kao-çı) ve Uygur Türklerinin ortak destanıdır. Bu destana göre:
Eski Kun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeple ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi.
Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi. Göç Destanı Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tigin isimli bir prens hükümdar oldu.
Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigin’i bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu .Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
Bu destan Türklük için önemli değerler taşıyan bir kaynaktır. Türk tipi hakkında bize güzel ipucu vermektedir. Türkler tarih boyunca iki büyük meziyetleriyle tanınmışlardır. Bunlardan birincisi kahramanlıkları, ikincisi de güzellileridir. Nitekim Fars edebiyatında Türk, güzel insan demektir. Bu destanda anlatılan hikayeye göre de baba olan kurt Türk kahramanlığının ve kutsal millet olduğunun belirtilmesidir.


V ) MANAS DESTANI
Kırgız haklının sözlü edebiyatı “Manas” destanının bata bulunduğu büyük destanlardan günümüzdeki Türk Dünyasının yetenekli yazarı Çengiz Aytmatov’un “Kıyamet” romanına kadar kurt motifinin özel edebi motif olarak işlenmesi de gelişigüzel bir olay değildir.
Evet dünya folklorundaki destan geleneğinde ileride kahraman olacak olan kimse, genelde her hangi bir büyülü yardımcı güce rastlar, O güç onu, daha sonraki kahramanlık işlerinde destekleyerek manevi olarak her zaman kuvvet kazandırır. Böylece düşmanlarının karşısında zafere ulaştırır ve her zaman unu, ister savaş meydanında, ister günlük hayatında olsun takip eder, ona eşlik eder.
“Manas” destanını incelediğimizde, bunun bazı örneklerinin korunduğunu fark edebiliriz. Büyük manascı Sagımbay Orozbakov’un varyantında ve onun öğrencilerinin icrasında, Manas çocukluğunda kuzu güderken mitik koruyucu olan kurda rastlar.

Ne kurdun, ne de Bozkurt’un daha,
Ne olduğundan haberi yoktu, hala
Henüz basmıştı ki, dokuz yaşına
N de ayrılmıştı, otağından uzaklara.
Gördü ki Manas ona baktığında,
Kuzuyu yakaladığı anda,
Sağ bırakmıyordu ama,
“Bu da neyin nesidir, hayret? diye,
Çok şaşırdı olan bitenin karşısında.
Manas birlikte oynadığı çocukların içinden büyüğü olan Çegebay’nan “Bu da nedir? Diye sorunca, kurt olduğunu söyler. O zaman Manas “Kurtsa kurttur, bana ne, Karnını doyurunca gider, diye” aldırış etmez. Kuzuyu kaçıran Bozkurt’un peşine takılıp, “Buna kurt mu denilirdi?/İnsan kurt yer miydi?” diyerek Manas, kurdun girdiği kaya dibindeki mağaraya girer. Manas baktığında, kuzunun sağ salim meleyip durduğunu görür.
Mağarada “İşlemeli kaftanlar giyen (cüppeli)”kırk adama rastlar. Ve onlara kurdun nereye gittiğini sorunca:
Adamlar o zaman söyle der:
“Anla artık, evlat, derler.
Kurt olan biziz, dediler,
Yabanca da sizsiniz dediler.
Hızır İlyas’tır bilirsiniz,
Sizi arıyordu kırk gündür.
Kırklar denir bize dediler.

Sayakbay Karalayev’in varyantında ise:

Kurt olarak kurtulan,
Adıdır onun Aleyhi selam. denilmektedir.

Kırk Çilten (kırklar) mitolojik anlayışta gözle görülemeyen, sihirli güce, özelliğe sahip olan, iyilik ve hayırlar yapan ruhtur! Onlar Manas’a “Hak din olan İslam dinini kabul et” diye öğüt verirler.
O an Manas sorar onlara:
“Nasıl olur da siz insanlar
Dönüşe bildiniz kurda?
Kiminiz kurtsunuz ya da?
Söyleyin hemen bana.
Hadi, Bozkurt bir bakıyım,
Dikkatimi sonra dağıtayım.
Manas’a kırklar, “Tutacak olan kolunuz,/ Kadir Allah gücüdür, diye,/Haberdar olunuz,/Göğüstedir, kalbiniz, ve gönlünüz,/Allan’ın sesiymiş diye,/ İşte o zaman biliniz! Diye dua verdiklerinden sonra biri silkinerek Bozkurt’a dönüşür. Manas “yarısı kurt, yarısı insan mı? Diyerek şaşkın şaşkın orda dururken, Çegebay peşinden gelip, kırkları ve meleyip duran kuzuyu görünce o da şaşırır. Kırklar Çegebay’ı da sınarlar ve ona “Manas’a, derdine deva olsun, her zaman ona kut getirsin, diye” Kutu(Kut) Bey ismini verirler.
Kırkların reisi kuzuyu kaçıran kurdu Manas’a tanıtırken:

Kovarak geldiğin işte bu kurt,
Kıyamete kadar sana olur dost,
Manas mısın sen kaplanım,
Kıyamet kopuncaya dek.,
Sana verdiğim yoldaşım.
Suy-i kastı olan düşmanın,
Peşine takıldı yine diye,
Haberdar edecektir diye,
Köse kuyruk, kök dangıt,
Peşine takıldı yine diye,
Haykırırsan önce girecek diye,
kaybolurlar.
S. Karalayev’in varyantında da Kırklar “Kurt olarak”, Manas’a rastlar, ok geçirmez, yakası altın, yeni bakır olar zırhı hediye ederek, dua verirler:
Ateşe koyarsa yanmazsın,
Sel kaplarsa akmazsın
Ruhun sağlam, bakışın güç,
Sana karşı gelenlerin,
Allah izin verirse, hepsini
Yerle dümdüz edersin.
Her şeye kadir olanın
Tek Allah-ü Teala’nın
Bendesi olarak yaratıldın,
Altı şirden farklısın
En küçüğüsün onların,
Kadınperest Bozkurt’un
Ereni olarak yaratıldın,
Halk Paşasıdır kaplan
Ereni olarak yaratıldın,
Hem sultan, hem de kağansın,
Armağanısın tek Tanrının,
Ruh-u ala, ism-i azamsın,
Büyüksün Manas hoşgörülü olan.
Belimsin sen bel bağladığım
Allah-ü Teala emriyle yaratılmış olan
Büyük Bozkurt, aslanımsın,

Manas büyüdüğünde, düşmanlar ile çarpışırken, onunla birlikte savaş meydanına kaplan, aslan, vb. yırtıcı hayvanlar gibi kurt da gelir ve ona destekçi olur, kollar. Kurt vahşi hayvanların içinden en heybetli olanıdır. Eğer başka hayvanlar, örneğin, kaplan, aslan, panter gibileri avını elde etmek için, ilk önce ön ayaklarını kullanıyorsa, kurt direk ağzını kullanmaktadır. Edebiyatta daha çok destanlarda, kurt, kahramanlı tasvir ederken bir teşbih unsuru olarak çok kullanılmaktadır. Bu Manas destanında da böyledir, örneğin; “Kahraman Manas’ı soruyorsan”, “ O bir Bozkurt döbör2 idi”, “Kıranın Manas Bozkurt’a”, “Büyük Bozkurt, aslanımsın” gibi benzetme mısralarına rastlanmaktadır. “Köse kuyruk, Kök-Börü, Bozkurt, milletinin cökörüdür” gibi sıfatlar Manas, Almambet ve Çubak, Sırgak ve Semeteylere yönelik sıkça kullanılmaktadır.
Kısacası, totem dünya görüşünün “Manas” destanında bulunması, destanın eskiliğine işaret etmektedir.Gerçekten de epik motif olarak Kök-Börü motifi, Türk ve Moğol halklarının destanlarında yaygındır. Eskinin bir yankısını, yine yukarıda belirttiğimiz gibi Çengiz Aytmatov’un “Kıyamet” romanındaki Börü-ana tipinden açıkça görebiliriz.
Yavrularından ayrılan Akbara (Asena) çaresizce, sızlayıp, içindeki ukdesini kimseye anlatamıyor, “öleyim derse can tatlı” olduğu sırada aynı yüzündeki kurtların tanrıçası, Börü-Ana ilk defa apaçık görülüyordu. Akbara aydaki tanrıçaya sesinin ulaşabileceğini hissetti: “Ey, tanrıca, Börü-Ana, bana bak, işte ben, Akbara, soğuk dağların arasında terkedilmiş vaziyette, tek başınayım. Yandım, tükendim! Göz yaşlarım göl olduğunu görüyorsundur? İçim acı acı yanıyor, memelerim sütün taşkınlığından patlamak üzere, kime emzireceğim, yavrularımdan ayrıldım. Nerede yavrularım, başlarına bir şey mi geldi, acaba ne günü görüyorlar? İn aşağı Börü-Ana, bana gel, benim yanıma otur, birlikte uluyalım, beraberce ağlayalım. Gel buraya, yere İn, kurtların Ana Tanrısı, ben seni doğup büyüdüğüm çöle götüreyim, orada bize, kurtlara yer kalmadı. Gel buraya, bu kayalı dağların arasına inerek gel. Burada da bize artık yer yok; bize hiçbir yerden yer bulunamayacak gibi geliyor bana.... Eğer inmezsen, Börü-Ana, o zaman, işte beni, zavallı bir duruma düşmüş olan ana kurt-Akbara’ nı yanına al, buralardan götür. Ben de seninle ay yüzünde yaşayım, yer hakkında ağıt söyleyip, ağlayıp oturayım. Ey, Börü Ana-a-a, beni, sesimi duyuyor musun? Dinle dinle, Börü –Ana, dinle benim intizar-ı hararetimi.”
Akbara” niçin aydaki tanrıça, Börü-Anaya yalvarıyor? “ gibisinden bir soru sorarak cevaplamaya çalıştığımızda yine bir ilginç bir husus dikkatimizi çekmektedir. Meğer, Akbara boşuna Börü-Ana’ya insanların acımazlığını, şefkatsizliğini şikayet etmemiş, inlememiştir!
Belki, bu Akbara Börü Anaya “bir zamanlar insanlar da kurtlardan meydana gelmemiş miydi” diye önemli bir soru sormakta, Bazarbay, Koçkorbayev gibilerinin, ecdatlarını unutup, daha gözlerini açmamış kurt yavrularını göz kırpmadan annelerinden ayırdıkları vahşetini anlatıyordur.
Türklerin kurttan geldiklerine dair efsanelerin bulunduğunu biliyoruz. L.Gumilev Türklerin yaradılışıyla ilgili örnekler vermiştir. Örneğin, düşmanlar tarafından soykırıma tabi tutulan topluluktan sadece 13 yaşındaki çocuk, kolları ve bacakları kesilerek, bataklığa atılar. Onu kurt bulur ve ona “şefkat” göstererek onu et ile besler, böylece ölümden kurtarır. Bunu öğrenen düşmanları kurdu öldürmek isterler. Ancak, kurt, kendisini ve çocuğu kurtarmayı başarır. Sonra da Altay dağlarına kaçar. Kurt ondan on oğlan doğurur, ve onlar daha sonra kendilerince bir boyu meydana getirirler.

Türk milletinin edebi yazılı, anıtlarında, folklorunda, destanlarında (“Oğuz-nâme”, “Ergenekon”, “Huuniyey”, Albınji” vs.) kurdun insan oğlunu kurtarması, ona yardım etmesi, birlikte yaşaması vb. düşünceleri açık bir şekilde yansıtılmıştır.Ç. Aytmatov’un “Kıyamet” romanının finalini hatırlıyoruz:
Ne sebepten Akbara, Kenceş’i çiğnemeden kendisiyle beraber götürmek istedi?! Niçin Akbara insanoğluna canı ısındı, kendi yavruları gibi sevesi geldi?
Aytmatov bu epizodu folklordan veya gerçek hayattaki olaylardan almış da olabilir. Fakat, en önemlisi, yazının kurtları romanda başından sonuna kadar tasvir etmesinin maksadı, Türk milletinin menşei hakkındaki bir tezdir diye düşünecek olursak, o zaman finalin tesadüfi olarak ortaya çıkmadığını, tabii olarak eserin iç yapısından gelişerek trajedinin doruk noktasına ulaştığını göreceğiz. Aytmatov’un, kurtları, (Akbara ile Taşçaynar’ı), tamamen bambaşka, orijinal bir şekilde tasvir etmesi, eski milli anlayışa dayanıyor. Dolayısıyla, Türk milletinin kurt hakkındaki efsaneleri yazarın evrensel ve felsefi olarak düşünmesine ilham kaynağı olmuştur. Sonucunu elde etmekteyiz.
Demek ki börü-kaşkır, kurt kavramı, Türk boylarının mitlerinde, rivayetlerinde ve efsanelerinde rastlanılabilecek, iyilik ve şans getirecek bir belirtke olarak kabul edilebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder